büyüyor düş(üş)mek demek bu olsa gerek boşluk büyüyor aşk büyüyor aklımda yaşamak yaşama sarılmak kalmak istemek sana kaçmak istemek böyle uzaktan ve belki de yakından. yakın olmak demektir belki uzak olmak sensiz sessizliği yaşamak uçurumlar var sessizlikte düş üşüşümleri nöbetler var. resmini sevdim düşümde asılıydı duvarlarımda duvarlarımda yoktu pencereler boyası kavlamıştı duvarların rutubetti resmin asılıydı o kadar sevdim ki resmini. baktım sana dönüyordum dönüşüyordum ama neye, seviyordum seni güneş vardı ardında duvarın duvarda senin resmin senin sessizliğin. sen geldin güneş geldi kurudu ıslaklıkları duvarlarımın kalbimin duvarlarının. o kadar sevdim ki gelişini..

sağa sola sataşmaktı hayat bilmediği yerlerde bilmediği şeylerle uğraşıyordu aslında ne işi vardı yerde gökte suda yada nerden geldi anlam yok anlamsızlık da yok yok diye birşey yok var da yok yok da var ya da var da mı yok öyle anlamlı ve anlamsız şeyler arasında sıkışıp kalmış saçma ya da özünde çok doğal hamlelerle ilk gördüğüne diyecekti ki,
merhaba (-ne demekti ki?).

şu anda yapabilecekleri o saçma öneriyi harfien uygulamaktan başkası değildi, “bir süre kendi haline bırakın!”

yahu ben hiç sizin halinize bulaşık kalmak istememiştim, hani ne oldu da mustakbel beyaz önlüklü deyince birden ipleri salıverdiniz-ya da aslında böyle olmasa bile salıvermiş gibi göründünüz.. hepinizi doğramayacağım hayır, evi de yakmayacağım.. bunları yapmayacağaımdan yani ki ihtiyacım yok.. neden tuhaf sorular soran herkese ya içmiş ya da delirmiş muamelesi yapılır ya da depresyonda muamelesi ki, kendi haline bırakılır..

ah siz insanlar ve bu sizden bayağılaşmış düşünceleriniz.. iğrençsiniz gerçekten.. ayın pernirden yapılmış ve üzerinde de bir adam yaşadığına inanan insanlar bile sizden daha masum ve daha ufku geniş..

nasıl bu kadar sahte ve nasıl bu kadar tasasız ve nasıl bu kadar da basit olabildiğinize hayret ediyorum. medenileşe medenileşe, ulaşamadığınız ciğere mundar dememeyi öğrenemedinz gitti, heyhat!

yani ki sizi kendi halinize bırakıyorum ben. farklı olan ve öz’ e ucu dokunan herşeyden korkan ve ona kokup bulaşmaktan tırsan, kurak beyinli insancıklar..

aklım diyor ki, bi süre kendi haline bırak onları..

gözlerin sağa sola bakmaya ağrıdığında ve artık kulakların zerre kadar küstahlığa tahammülsüzlüğünü haykırdığında, belki de hala geç kalmamışsındır kafandaki ütülmüş beyninle önündeki günlere ne dersin..

ha fazla umursamaz olamıyorsun, düşünmeden yapamıyorsun, dünyanın ve kendi akıbetinden endişelisin öyle mi.. ve bir de yetmiyormuş gibi bir tek kendin misin sanıyorsun bu ucube vari ruh halinde… nç nç nç.. böyle çekilmez hale getiriyrsun herşeyi. böyle de egolamansın ki acıyı kendine münhasır ettin de bıraktın başkalarının acılarını kıymetsiz ve boş ortalık yerde. 

diyorum ben işte. içler acısı haldesin de bu hali de eline yüzüne bulaştırıyorsun.. becerip de sefil bile olamıyorsun.

yani hala anlamadın değil mi, bir şey olmaya çalışmayacaksın!!

ne konduysa torbana onu çıkart ye.. anlamaya çalıştığın nedir şu ruhunu kayetmiş dünyada.

ha dedim sana şımarıksın. şu kafatasın içinde yüzen küçük ve ütük beyninle kendi çapında aklınla herbir şeye bir yorum bir açıklama getirebileceğini sanıyorsun. yani ki heveslisin anlamaya öyle mi.. iyi güzel de sana vermek istemeyince belki de verecek birşeyi de yok ya hadi neyse. o vermek istemeyince ne kadar kopartabilirsin..

ukalalanma.. ızdıraba da boğulma..

sürekli beklentilerininaltında yaşamak öyle mi. yani ne olmuş öyleyse de. yani ne bekliyorsun ki. bu kadarsın işte. üç aşağı beş yukarı sen busun ve yaşamak dedikleri de bu kadar..

yana yakıla aramaya başladığın-çalıştığın neyse önce ayak parmaklarının ucundan aramaya başlamalısın. söz konusu eğer sen isen ve aradığın da kendine dair bir şeylerse yeryüzünde şayet, o zaman ilk bakışın ayak parmaklarının ucundan olmalı, sonra uzanmalı en uzağa, sonsuza. yani ki her arayışın başlangıcı, ayağını bastığın yerin farkına vardığın anla beraber ayağını bastığın yerdir diyebilirim.

notalar-renkler-kelimeler-görüntüler vızır vızır beynimde dönüşüp duruyorlar. ahh.. istemiyorum bilmek ve artık istemiyorum beğenmek. bu kadar mı, yaşamın en derin hazzı bir başkasının anlatmaya çalıştığında mı. ve benim beğeni kaygımı tatmin edecek olan bu kadar uzaktan mı. böyle mi, bununla mı gideceğim kendi bilinmezliğime. bu kadar mı aklımı doyuracak olanlar. bu mu muhteşem zihnimin yer yüzündeki yansıması ve tüm bildiklerimin yorumu bunlar mı. başkasının aitlikleriyle mi birikeceğim. bu mu tüm umduğum varlığımdan. sunulanların arasından bir şeyler seçmek mi. bu mu bilmek kendini, tanımak kendini. ve kandırmacanın alası. dahası. seçmeye zorlandığımız yığınla seçenek. yetemiyor hiçbiri. hangisini mi istiyorum: hiçbiri!

neden öyle bakıyorsun. sana ait olmayan şeylere biriktiriliyorsun.  hala mı farketmiyorsun.

dönmek dönmek sayısız kere kendince..çekilebilirliğini keşfetmek için evrenin içine saldığı elemlerin..demlemek aklında tüm bilinenleri..ve doğduktan sonra ölmeye başlamak yedi kere, bildiklerinle..bölmek dönüşlerini yedi evreye ve her evrenin sonunda ölmek yeniden dirilmek için bir sonraki evreye.. ve yineden dirilmek bir sonraki evreye geçiş için ölmeye.. yedi kere böyle kendi kendine ölmek.. yedi kere kendi kendini yeyip bitirmek..ve dirilmek..yedinci kere yeniden  yeyip bitirdiğin kendini inşaa etmeden.. yedi kere kendini öldürmek..bitirmek.

ne gören var ne bilen
bir kokuyum büyülü
yelle savrulup gelen
ne diriyim ne ölü

ne gören var ne bilen
bir düş, ya bir düşünce
düğüm çözülür hemen
elimi değdirince

ne okur ne anlarsın
en iyi kafaların
ne kolay yanılması

paul valéry

****

şiiiiii,ses yok ,çoooook derindeyimmmm kulaklarım uğulduyorrrrrrr

karanlığa beyaz yamalar dikiyorum

ve her seferinde yamalıyorum.
parçalanmış siyahımın üstünde çeviriyorum topacımı.
eskisi kadar güzel değil artık ceketim, ama benim ceketim!.
her iğne battığında kanıyorum, sonra tekrar baştan dikiyorum
- beyaz yama bitti, ama daha çook yamalanıcak yer var, fakat siyah yamalar verdiler,
artık beyazları kapatıyorum

şiiiiiiiii ses yok çooook derindeyim kulaklarım uğulduyor ……… ……

selçuk

****

duyuyor musun. boşluğun itiharının çınlayışını. ya da beynindeki hücrelerin intiharlarının sesidir bu. şiii.. daha da çoğaldı duyuyor musun.
yamalamaya devam ediyorsun. bu akanlar nedir siyah yamalarının altından görünen beyaz yamalarını da rengine bulayarak sızan. bu sızan ne ceketinin karanlığından. topacının neşesi de yetmiyor artık bu sessizliği teselliye. zaten çevirme bırak kalsın eskide.
akıntının derinliğinde boğuluyorsun. yamalarını dikerken iğne batırışlarından sızanlarda boğuluyorsun. neden siyah yamaları fırlatmıyorsun. daha da kanatıyorsun.beyazları da kanatıyorsun.

kulakların uğulduyor. derindesin. uğultunda da boğuluyorsun.

elif
joshua-petker2

gündüzleri sevmem ben.. ve aslında huzur değil geceleyin de beni bulan.. kendi karmaşıklığım.. kendi düşüncelerimin kavgası kafama sığmayan; masama, bilgisayarıma ve kağıtlarıma akan.. kitapları ve mumları bulayan kendi lanetine.. sanki kan kokusu yayılıyor içimdeki ucubeden..
diyorlar ki güzel kızdın sen ne zaman kaldırıldı cenazen..

yani ki ben diyorum; nasıl yaşamamız gerektiğini bilmiyoruz.. bilebildiğimiz bir şey var yaşamak için belli periyotlarla(zaman)-frekanslarla(miktar) bir yere gönderiliyoruz.. eğer uyumsuz dokularda olsa idik bu yerle.. gönderildiğimiz yerde bu kadar uzun varlığımızı süregetiremezdik.. öyleyse sağda solda salına salına varlığına delil aramaya, sonranın bilinmezliğine anlam katmaya çalışan insan, “şimdi”yi bulunduğu dokuyla kontrastını en düşük seviyeye düşürerek değerlendirmeli.. her önce ve sonra mutlaka bir kez şimdi olacağına göre bu şekilde daha idare edilir bir yaşam sürdürülebilir demekteyim.. sizin fikriniz nedir bu toplam-çıkarımlarım konusunda şovalye?